
Geçmişte yaşamaktan vazgeçmek ne kadar zordur değil mi? Çok isteriz bunun aksini yapmayı, ancak geleceğin belirsizliği bu suçu işlememize ortam hazırlar. Bir yılın en az 5-6 ayını geçmiş için hayıflanarak geçiririz. Bir gün, bir ay, bir yıl öncesi için…. Geriye kalanın 3-4 ayını geleceği düşünerek, 1-2 ayı da ‘şimdi’yi düşünerek harcarız. Peki, bu dağılım sizce doğru mu? Böyle mi geçmeli hayat…
Geçmişte yaşanıp geleceğe taşınan şeyler, hep derin acılar veren şeylerdir. Kayıplar, ayrılıklar, pişmanlıklar… Düşünülen şeyin ya da kişinin bunu hakedip haketmediğinin bir önemi yoktur. İşin içine acılar girdi mi zihin ve kalp kontrolü zordur… Geçmişe takılıp kalmak, çoğu zaman, geleceğin güzelliklerinden vazgeçmek anlamına da gelir… Önümüze çıkan fırsatları, geçmişin süzgecinden geçirerek değerlendiririz. Peki elimize ne geçer? Yalnızlık… Sadece yalnızlık… Ne duyguların üzerine yenileri eklenebilir, ne anıların yerini yenileri tutabilir…
Aslında mantıklı düşünsek, gönülden gönüle binbir zorlukla kurulan köprüleri, hiç düşünmeden ansızın yakan biri ya da buna neden olan olay neden unutulamaz ki?!
Geçmişte yaşamayı tercih ettiğimiz için… Her gün, gönül denen sırça köşkümüzün tozlarını aldığımız için… Düzeni bozmadan, her şeyin eskisi gibi kalmasına özen gösterdiğimiz için… Sırça köşkümüzün eski, kırık dökük, tozlar içinde kalmasını kendimize yediremediğimiz için… Çünkü sırça köşk ‘camdan köşk’ demektir… İçerdekini dışarı yansıtır… İşte bu yüzden etraf anlamasın diye temizleyip durduk köşkü… Biz temizledikçe, o kirlenmeye devam etti… Bir kısır döngünün içine hapsolduk… Oysa, yanlış yaptık… Eşyaların üzerini bembeyaz örtülerle örtüp bir süre tatile çıkmalıydık…
İşte kalbimizde var olan acılara da bunu yapmalıyız… Üzerini bembeyaz tertemiz örtülerle örtmeliyiz acıların… Kayıpları, hayal kırıklıklarını ve buna neden olan şeyleri unutmadan, yok saymadan devam etmeliyiz yola… Bu farkındalık, geçmişte yaşama sıkıntısı da vermez, üstelik.. Aksine, bir yıl içinde geçmiş için harcadığımız zamandan çalıp yaşadığımız anın güzelliklerini tatmak için yatırım yapmış oluruz… Hayatın neresinde durduğumuzun farkına varırız… Bembeyaz olmalı bu farkındalık… Bütün egolardan, kötü duygulardan arınmış olmalı… İçinizi temiz duygularla doldurmalı… Nefes almanın, gülümsemenin tadını bir başka hissettirdiğini anlatmalı… Fakat, örtünüz ne kadar beyaz olursa olsun, eşyanın şeklini belli etmeli uzaktan bakana… Gülümsemeniz, yaşadığınız kötü şeylerin inadına, kendinize kattıklarınızla ışık saçmalı etrafa!
Kayıplar, ayrılıklar, pişmanlıklar geçmişin bibloları olsun, sırça köşkün içinde… Hem baş köşede dursun, hem de hayatın akışında önemli rol oynamasın… En çok toz en üst raflarda bulunur ya… Bırakın tozlu kalsın “en”lerinizin bulunduğu o raf… Hem yukarda olduğu için kimse göremez, hem de sizin gözünüze çok sık çarpmaz…
Şimdi, geçmiş için harcadığımız süreden çalıp, yaşadığımız anın tadına ekleme zamanı…! Gelecek, “anı” yaşadıkça gelecek zaten… Bizim olmayan haliyle kafamızı kurcalayacağına, geldiği kadarıyla renk katsın ruhumuza… Sırça köşklerinize hoş misafirler, sadık dostlar dilerim… Çok kasmayın kendinizi, yeni gelene hazırlamak için… Ne de olsa misafir umduğunu değil, bulduğunu yer…!
Başak Hilal

